29 Mayıs 2017 Pazartesi

Sis ve Öfke Sarayı - Sarah J. Maas | Kitap Yorumu

''Sarah J. Maas’ın “Taht Oyunları”nın yazarı George R. R. Martin’le karşılaştırmasına yol açan “Güller ve Dikenler Sarayı” dizisinin ikinci kitabı Sis ve Öfke Sarayı da yine temposu ve heyecanı hiç düşmeyen bir macera vaat ediyor. Bana bakan yüzü tanıyordum. Yüzünden akan sahteliği, umutsuzluğu, çürümüşlüğü tanıyordum.
Hançeri kaldırırken elim titremedi. Kemikli omzunu sıkıca tutup karşımdaki iğrenç yüze baktım – kendi yüzüme. Ve üvez hançeri tam kalbime sapladım.
Feyre, Amarantha’dan kurtulup Bahar Sarayı’na dönebildi ama bunun bedeli yüksek oldu. Her ne kadar artık Ulu Peri güçlerine sahip olsa da hâlâ bir insanın kalbini taşıyor ve Tamlin’in halkını kurtarmak için yapmak zorunda kaldıklarını unutamıyor. Gece Sarayı’nın Yüce Lordu Rhysand’la yaptığı anlaşmayı da unutmadı. Tüm bunların ortasında Feyre, iktidar çatışmaları ve tutku oyunlarının baş döndürücü hızında yapması gerekeni yapıyor.''



Sis ve Öfke Sarayı Dikenler ve Güller Sarayı'nın ikinci kitabı. İlk kitapta atılan düğümlerin bir kısmı bu kitapta çözülüyor. 

İlk kitaba göre daha yavaş ilerledi. Beklediğim tüm olaylar kitabın sonunda gerçekleşti. Tüm kitap boyunca Feyre ve Rhysand arasındaki ilişkiyi okuduk.

26 Mayıs 2017 Cuma

Eurovision 2017 | Favori Şarkılarım

Eurovision bitti gitti, sevdiğimiz şarkılar yanımıza kar kaldı.

Benim en sevdiğim şarkı İtalya'nın Occidentali's Karma isimli şarkısı. Esprili bir gönderme tarzında, eğlenceli bir şarkıydı. Abimiz de çok sevimli. Birinci olamadı ama, benim gönlümün birincisi :-D Normal şartlar altında indie pop severim zaten.



Diğer bir şarkı Moldova'dan Hey Mamma


İsveç I Can't Go On
Herkes yorumlarda bu adamın medeni halini sormuş :-D

Güney Kıbrıs'tan Gravity

Bulgaristan'dan Beautiful Mess 
Bu çocuk eurovision'un Justin Bieber'ı :-D

Bazen sinirleniyorum kendi kendime. Biz niye eurovision'da yokuz diye. Sonra bakıyorum vikipediye erişim yok ülkede, bize eurovision fazla sanırım. 

Siz eurovisionu izlediniz mi, favori şarkılarınız hangileri ? :-)

25 Mayıs 2017 Perşembe

Beni Seç - Kiera Cass | Kitap Yorumu

'' Bir prens nasıl tavlanır? 

Illéa ülkesinde tüm genç kızlar doğdukları günden beri sınıf atlamanın peşinde. Paha biçilmez mücevherlere, göz alıcı elbiselere ancak bu şekilde sahip olabilecekler. Bunun için tek bir şansları var: SEÇİM. Kıyasıya bir mücadeleyle geçen Seçim'i kazanmanın tek yolu Prens Maxon'ı kendine âşık etmek. 

America içinse Seçim, bir kâbustan farksız. Bu yarışa girmeyi kabul ederse, kendisinden aşağı sınıftan olduğu için herkesten gizlediği aşkı Aspen'i arkasında bırakmak zorunda kalacak. Öte yandan bu, ailesinin tek kurtuluş şansı. America saraya adım atar atmaz, kendini esrarengiz bir dünyanın içinde bulacak. Saray hiç de dışarıdan göründüğü gibi olmayacak. 

35 kızın katıldığı vahşi bir yarış nasıl kazanılır? ''



Beni Seç bir genç yetişkin distopyası. Konusu biraz sıradan geldi. Karakterleri de pek sevmedim. Sadece Aspen'i sevdim. Prens zaten başlı başına (bana göre) çekilmezdi. Kitabın anlatım tarzında eksik bir şeyler vardı, betimlemeler kötüydü. Ortalıkta bir distopya var ama kast sistemi dışında kendini hissettirmiyor. Bunun dışında çok saçma bulduğum bir kısım var. Ne cimri bir prens, kızların ailelerine gönderdiği paradan kesip açları doyuruyor. Tatlım tatlım diye konuşması da cabası. Kadınların bir erkek için çabalaması fikrini de sevmiyorum. 

Birçok kişiye bu kitabın peri masalı gibi göründüğünün farkındayım. Prensle evlenen kız olmak. Kitabın hayran kitlesinin de farkındayım. Ama hepimiz aynı şeyleri seveceğiz diye bir şey yok.

Beni Seç tahmin ettiğim şekilde ilerledi. Kitabın sanırım tek iyi yanı çabuk okunması. İkinci kitap daha akıcıdır muhtemelen.  Yerden yere vurdum ama 2.kitabı okuyabilirim. İyi kafa dağıttırıyor.

Siz bu kitabı okudunuz mu, kitap hakkında ne düşünüyorsunuz ?

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Son Zamanlarda İzlediklerim #3

Herkese merhaba artık bu yazı blogun bir rutini oldu. Benim hoşuma gidiyor, kısa kısa izlediklerimden bahsetmek. Çünkü bir filmi detaylı anlatacak kadar vakte her zaman sahip olamıyorum. Ve film eleştirmeni gibi de hissetmiyorum kendimi, tüm metaforları fark edecek kadar dikkatli izlemiyorum. Her neyse umarım siz de bu yazı dizisini severek okuyorsunuzdur. Gelelim izlediklerime:

Beauty and the Beast


Konusu neredeyse hepinizin bildiği üzere lanetlenerek canavara dönüşen bir prensin Belle sayesinde lanetten kurtulması. Spoiler (ipucu) mı verdim, yok canım spoiler falan. Bu kadar popüler konunun spoilerı olmaz bence. Belle'ı aslında karakter olarak seviyorum, kitapları çok sevmesi falan hoşuma gidiyor. Sanırım Emma Watson'ı bu aralar samimi bulmuyorum. Filme gelirsek müzikal olması benim için artı bir özellikti. Konudan mı, oyunculardan mı bilmem. İzlerken çok sıkıldım, ileri sara sara izledim. Belki de konuyu bildiğim içindir. Bir de zorunluluktan doğan aşkları sevmemem de etken olabilir. Sonuç olarak filmin çok seveni var, belki siz de onlardan birisiniz. O yüzden izleyip karar verin.

The Circle

Filmin konusu: Mae dünyanın en büyük teknoloji şirketinde iş bulur. Şirkette azmi ve başarısı ile hızla kariyer basamaklarını atlayan Mae, patronu Bailey tarafından kendini halka açmaya teşvik edilir. Yani her dakika sosyal medyada takipçileriyle yaptıklarını paylaşmaya. Örn; günaydın herkese, henüz uyandım ve tuvalete gidiyorum. İşte şu an metro çok kalabalık, evet biri koluyla kafamı yardı, şimdiyse hastanedeyim gibi gibi ( devam ederdim de sıkıntıdan ölmeyin diye bıraktım). Bunları zaten biz bugün check in denen şeyle, swarmla, instagram ile yapıyoruz. Bir nevi yazarın hayali gerçek olmuş. 

Film çıkmadan önce kitabı (Çember) Türkçe'ye çevrilmişti. Maddi olarak sıkışık olduğumdan çok tereddüt etmiştim. Alsam mı, almaya değer mi falan fişman. Neyse sonuçta kitabı okumadan filmi izledim. Ve tek bir kitap var anladığım kadarıyla, devamı falan yok (yanlışsam düzeltin). Film öyle bir yerde bitti ki. Sanki devamı gelecekmiş gibi. 

Film içime sinmedi. Yani Mae onaylamadığı şeyleri kendi yapmaya başladı. Film aslında bir noktaya dikkat çekmeye çalışıyor. Ama bunu sıradan bir şekilde yapıyor. Çarpıcı bir şekilde değil. Mesela bu filmden çok çarpıcı bir son beklerdim. Dikkat spoiler başlangıcı -- Mae arkadaşının başına gelen olaydan sonra hiçbir şey olmamış gibi tekrar o şirkete geri döndü. Bu saçmalığın insanların özel alanlarına saygısızlık olduğunu düşünmedi. --Spoiler Sonu--
Ben insanların açık ve net olmak uğruna özel hayatlarına bu şekilde karışılmasını istemezdim. Bir de bunun etik adı altında gerçekleştirilmesi oldukça ilginç. Filmin sonu da bana bu açıklığın film tarafından gerçekten teşvik edildiğini gösterdi. Sonuçta ilgi çekici ve çarpıcı olabilecek bir konu bana göre ziyan edilmiş.

Good Will Hunting

Bu film Sonsuzluk Teorisi'nin hollywoodvari bir versiyonu. Will Hunting matematik konusunda sivri bir zekaya sahiptir. Fakat eğitim almamıştır ve yetimdir. Bir suçtan dolayı da yargılanmaktadır. Bir gün temizlikçi olarak çalıştığı üniversitedeki bir matematik profesörü panoya bir problem asar. Will'in problemi çözdüğünü gören profesör onun peşini bırakmaz. Ondaki cevheri dışarı çıkarıp, onun hayatta daha iyi (profesörlük temizlikçi olmaktan daha iyi bir iş midir?) bir işe girmesi için çabalar. Fakat Will'in gerçekten istediği şey bu değildir. Robin Williams'ın canlandırdığı psikiyatrist Will'in gerçek isteğini fark etmesini sağlar. Genel olarak sevdiğim bir filmdi. Evet insanlar istediği şey olmalı, bence de bu böyle. Ama bir insanın kendi yeteneklerini bu denli yok sayması bana göre teşvik edilecek bir şey değil. Bu filmin bunu teşvik ettiğini düşünüyorum. 

The Space Between Us

Bu film için çok şirin bir Marslı hikayesi diyebilirim. Başroldeki kız ve oğlanın arasındaki uyum çok hoştu. Tam bir gençlik filmiydi. Pazar günü izlemelik film arayanlara tavsiyem olsun.


Hababam Sınıfı Tatilde

Benim en sevdiğim Hababam Sınıfı filmi. Şunu da buraya bırakayım. Ağladığın duyulmasın, aldırma gönül aldırma diyelim.



Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir - Seth

Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir, modern yaşamın getirdiklerini reddederek geçmiş bir zamana özlem duyan bir çizerin (Seth'in), Kalo isminde bir çizerin yaşamını araştırmasını konu alıyor. Seth bir yandan hayat hakkında düşünüyor, bir yandan Kalo hakkında dişe dokunur bir şeyler bulmaya çabalıyor. Çünkü Kalo'nun çizimlerini çok beğeniyor.



Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir elime aldığım ilk grafik roman. Yani daha önce grafik roman okudum fakat satın almamıştım. Grafik roman ve çizgi romanın farklarını anlatmama gerek yok sanırım. Yine de çok kısa bahsedeyim. Grafik roman daha gerçekçi konulardan bahseder. Mesela hayattan. Kahramanların daha ciddi sorunları olur. Tabii ki Wonder Woman'ın dünyayı kurtarması da ciddi bir durumdur ama grafik romandaki kahramanların süper güçleri genellikle yoktur. Fakat Batman'in de grafik romanı var. Eee fark ne ? derseniz. Çizgi roman yirmi küsür sayfalık sayılardan oluşuyor, grafik roman iki yüz küsür sayfadan. Grafik roman daha çok yetişkinlere hitap eder, çizgi romana göre daha karmaşık bir kurgusu vardır. 

Güçsüz Düşmezsen Hayat Güzeldir Seth'in içedönük sorgulamalarıyla, kimsenin düşünmediği, düşünmek istemeyeceği şeyleri düşünmesiyle, kahramanın kendini acımasızca eleştirmesiyle benim gönlümü çaldı. Sadece romanın sonu havada kalmış. Daha net bir şekilde bitebilirdi. Ya da zaman ileri sarılıp Seth'i farklı bir şekilde görebilirdik. Öyle olsaydı daha çok içime sinerdi.

12 Mayıs 2017 Cuma

Dikenler ve Güller Sarayı - Sarah J. Maas | Kitap Yorumu

'' Kış çok ağır geçiyor. Feyre ailesini beslemek zorunda…

Bir gün, avlanırken av olmamak için öldürdüğü kurdun intikamını almaya gelen bir canavar çalıyor kapısını. Ama Feyre'yi almaya gelen canavar bir hayvan değil, Tamlin...

Bir zamanlar dünyayı yöneten ölümcül, ölümsüz perilerden biri.

Feyre'nin, hayatı boyunca dehşet dolu hikâyelerini dinlediği perilerin diyarında yasamaya başlamasıyla dünyası altüst oluyor. Kendini bildi bileli hissettiği şiddetli düşmanlık bu güzel ama tehlikeli ülkede bambaşka bir boyut kazanıyor. Feyre'nin çok önemli bir görevi var: 
Ülkenin üstüne gittikçe çöken eski, karanlık gölgenin onu yok etmesini önlemek. ''





Dikenler ve Güller Sarayı tesadüfen okumaya başladığım bir kitap. Hatırlarsanız Devrimin Kızı'ndan sonra bir süre genç yetişkin türüne bulaşmamaya kararlıydım.  O süreyi doldurmuşum demek ki neyse :-) Kitap biraz fantastik, biraz romantik. Güzel ve Çirkin'den esinlenilmiş. Ama Tamlin canavar değil, peri. Yine de üzerinde bir lanet var. 

Feyre'nin karakteri de Katniss'den esinlenilmiş bence. Fakat o kadar güçlü bir kız değil. Feyre ailesine Katniss kadar bağlı değil, öyle gibi görünüyor ama. Feyre ablalarını da pek sevmiyor bence. Ailenin yükünü üstlenmekten memnun değil, bir de kitabın başlarında babasından veya kardeşlerinden bahsediş şekli ailesini seven biri gibi değildi.

Uzun süredir bir kitabı bu kadar heyecanla okumamıştım. Bayağı akıcı bir kitap. Tabii ki eksileri de var. Hemen onlara geleyim. Birincisi ben Güzel ve Çirkin masalını sevmeyen biriyim. Hani Emma Watson film için demişti ya Güzel ve Çirkin'in feminist bir uyarlaması, bu yüzden oynamak istedim. İşte ben öyle bulmadım. Şöyle söyleyeyim bir kadının zorla alıkoyulması, bunun üzerinden bir aşk hikayesi oluşturulması beni çok rahatsız ediyor. Bu kitapta da aynısı oluyor. Tamlin Feyre'yi alıp götürüyor, sonra bundan bir aşk doğuyor. Kırdığım iki puanın birini buradan kırdım, söyleyeyim. Yani kitabın alt metnindeki hoşlanmadığım şeylerden. Diğer bir şey de kitabın sonlarındaki Rhysand'la olan kısımlar. O kısımlar çok gereksizdi bence. Kitabı okuyanlar bu kısmı seçerek okuyabilir, beyazla yazdım. Kucak dansı falan muhabbeti, Feyre'yi kendine köle yapmasından bahsediyorum. Çok gereksizdi ya, bir de Feyre'yi zorla öpmesi. İkinci kitapta aralarında bir şeyler olacağı kesin.


Diğer bir puanı da  yaklaşık ilk 200 sayfada ''aha şimdi şöyle olacak'' diye tahmin edebildiğim için kırdım. Hakkını vereyim, son kısımlarda aksiyon patlaması vardı.  Ben hep Lucien'i shipledim. Bana samimi geldi, iğneleyici bir arkadaştı ama.


Neyse  Feyre ve Lucien imkansız görünüyor. En azından ufukta başka biri var diyelim. Tabii ki Rhysand var -çok eminim smiley-ı.

Bunun dışında karakterlerin kusursuz olmamaları iyiydi. Tamamen iyi ya da tamamen kötü denebilecek bir anakarakter yoktu (Sadece dört karakterden bahsediyorum, tabii ki kötü olan karakterler vardı). Dediğim gibi kitabın hoşlanmadığım kısımları çok ama kitapta merak uyandıran heyecanlı bir şeyler var. Muhtemelen ikinci kitabı okuyacağım gibi görünüyor.

8 Mayıs 2017 Pazartesi

Ermişin Bahçesi - Halil Cibran | Kitap Yorumu

Ermişin Bahçesi Orphalese kentinten ayrılarak denize açılan El Mustafa'nın Orphalese'ye geri dönmesiyle başlıyor. Ailesini kaybetmiş olduğunu öğrenen El Mustafa bir müddet de inzivaya çekiliyor. El Mustafa yine insanlara tecrübelerini aktarıyor. Onlara zamandan, yalnızlıktan ve doğadan söz ediyor.



Kitap Ermiş'in devamı niteliğinde. Halil Cibran'ı Meczup kitabıyla sevmeye başlamıştım. Onun kitaplarını okuduğum  zaman hayata mola vermişim de yavaş yavaş başka bir yolda ilerlemeye başlamışım gibi hissediyorum. Bu kitapta da yine bu duyguya kapıldım. Onun doğaya karşı tavrı da çok hoşuma gidiyor. Ve bir insanın hayatı böylesine çözmüş olması..Tabii ki kitaptaki karakter peygamber gibi biri ama içinde Halil Cibran'dan parçalar olduğu ortada. Eğer Ermiş'i okuduysanız Ermişin Bahçesi'ni de okuyun derim. Onun dışında kitaplar seri kitap gibi değil tabii ki. Direkt Ermiş'in Bahçesi de okunabilir. Bence Halil Cibran'la tanışmadan ölmeyin. 

Alıntılar:
''Çoğu zaman geceyi bir dinlenme vakti olarak düşünür ve anlatırsınız, oysa gerçekte gece bir arayış ve buluş vaktidir.''
''Gidiyorum, ama henüz dile gelmemiş bir hakikati bırakıyorsam, bu hakikat beni arayıp bulacak ve ben bir kez daha, geri döneceğim.''
''Ama bugün olmak, meczuba yabancı olmadan akıllı olmaktır; zayıfın yıkımına sebep olmadan güçlü olmaktır; küçük çocuklarla oynamaktır, ama bir baba gibi değil, onların oyunlarına katılmak isteyen bir arkadaş gibi.''
''Dostlarım, denizcilerim yalnız çıplak olan yaşar güneşte. Yalnız dümeni olmayan açılabilir engin denize. Yalnız geceyle kararıp şafakla uyanan ve yalnız kar altında köklerle birlikte uyuyan ilkbahara ulaşacaktır.''

6 Mayıs 2017 Cumartesi

Son Zamanlarda İzlediklerim #2

Girlboss: 


Beş kuruşu olmayan 23 yaşında bir kadının ebay'de ceket satmakla başlayan hikayesini anlatıyor. Dizi aslında Girlboss kitabının yazarı Sophia Amoruso'nun hayatını anlatıyor. Sophia'nın ebay'de başlayan vintage kıyafet satma macerası Nasty Gal adlı bir markaya dönüşüyor. Türü komedi olarak geçse de öyle çok kahkaha attıran bir dizi değil. İzlediğim süre zarfında iyi vakit geçirdim. Çok yormayan bir dizi. 

 Genius: 

Genius ilk sezonunda Albert Einstein'ın hayatını anlatıyor. Aslında Einstein'ı kişisel olarak çok sevmiyorum, yaşasaydı bu durumun umurunda olacağını da sanmıyorum. Dizi daha çok özel hayata odaklandığı için benim tam olarak beklentimi karşılamadı. Ben bilimsel kısmıyla daha çok ilgilenirdim. Fakat yine de sevdiğim bir dizi oldu. Daha önce Einstein'ın özel hayatını böylesine detaylı anlatan bir yapım olduğunu sanmıyorum. Her sezon bir bilim insanı veya mucidin hayatını anlatacak olan diziyle ilgili geniş yorumum şurada

Turkey with Simon Reeve:

Çok tartışmalı bir belgesel. Aslında bununla ilgili uzun bir yazı yazacaktım ama çok politik bir yapım olduğu için blogumun bu şekilde öne çıkmasını istemedim. Sosyal medyada karşımıza çıkan ağaoğlu'nun ''onları kullananlar benim malım'' şeklindeki cümlesi bu belgeselde geçiyor. Türkiye'de görmediğim ve görme imkanımın muhtemelen olmayacağı içinde Venedikvari gondollar olan otel bu belgeselde. Suriyeliler, Kürtler, Lazlar Türkiye'deki her türlü etnik köken bu belgeselde. Şöyle bi'şey var ki biz içinde yaşarken tam olarak Türkiye'nin duruşunun, yaptıklarının, burada gerçekleşen olayların dışarıdan nasıl göründüğünün pek farkında değiliz. Simon bunu görmemizi sağlıyor. Belgeseli çok sevmedim, ama izlediğime pişman değilim. Belgeseli taraflı buldum. Simon başka taraftan biri. Yani demek istediğim o Batılı gözlüğünü çıkarmadan bir Türkiye belgeseli yapmış.

The Man Who Knew Infinity: 

Bu film hakkında bir türlü yazamadım. En azından bu yazıda konuşayım. Film Hindistan'da yoksulluk içinde yaşayan Ramanujan'ın hayatını anlatıyor. Ramanujan bir katiplik işi buluyor, bir yandan matematiksel aydınlanmalarını yaşıyor. Sürekli aklına formüller, denklemler geliyor. Bunu fark eden bir arkadaşı ünlü proflara mektup yazması için Ramanujan'a yardım ediyor. Ve bir gün Ramanujan ünlü matematik profesörü Hardy tarafından Cambridge'e davet ediliyor. İşte bu noktadan sonra Ramanujan'ın farklı bir kültüre adapte olma sürecini(ya da olamamasını), Hardy'nin onayını alma çabasını izliyoruz. Onay almaktan kastım şu, Ramanujan yeterli eğitimi almadığı için yaptığı araştırmalarını, buluşlarını nasıl açıklayacağını bilmiyor. Yani makale (paper) denilen şeyi yazamıyor, yazmak istemiyor ve gereksiz görüyor. Ben biliyorum diyor, ama nasıl bildiğini açıklayamıyor. Bu nedenle Ramanujan'ın 'bilim'ini üniversitedeki profların kabul etmesi çok zor oluyor. Filmin türü biyografi, dram. Dramı da dibine kadar hissettim. Beni çok etkiledi film, belki de Ramanujan gibi yok sayılmayı yakın zamanda iki defa tecrübelediğim içindir. 

5 Mayıs 2017 Cuma

Uyku - Haruki Murakami | Kitap Yorumu

Uyku gördüğü kötü bir rüya sonrası uyuyamamaya başlayan bir kadının öyküsünü anlatıyor. Bu isimsiz kadının uyku sorunu ya da aydınlanmasıyla birlikte hayatında büyük bir boşluk açılıyor. Kahramanımız da uykuya hiç ihtiyaç duymadan tüm gece kitap okuyor.


Kitapta şunu fark ettim. Kahramanımız sorumluluklarını yerine getirdiği sürece kimse onun gece ne yaptığını ya da iyi olup olmadığını umursamıyor. Kocası ve çocuğu onun yaşadıklarının farkında bile değil. Öyle ki geceleri arabayla dışarı çıktığını dahi fark etmiyorlar. Kahramanımız bir süre sonra gece kendine ayırdığı o vakitler için yaşamaya başlıyor. Tüm gün ev işleri, yemek ve temizliği hallederken aklında hep o okuma zamanları var. 

Aslında ben bu kitabı bir kadının tekrardan gerçek benliğini bulması olarak gördüm. Evlenince kendi hobilerine vakit ayıramayan bir kadının, uzun zaman sonra bolca boş vakit elde ederek sevdiği şeyleri yeniden yapmaya başlaması.

Kitabın sonuna sinir oldum. Gerçekten bu kitap ya da hiçbir kitap böyle bitmemeli. İlk Murakami okumamdı. Yani yazarın tarzı ve kitaplarının sonları hakkındaki tek tecrübem Uyku kitabı. Bunun dışında Anna Karenina spoilerı yedim. Bu da yazarın bana tüm klasikleri okumadan gelme, deme şekli olabilir. Ya da yazar bundan zevk alıyordur belki. Ben de diziler hakkında spoiler (ipucu) vermeyi çok severim o yüzden bu durumu anlayabilirim. Yine de okuduğum anda eyvah dedim ne oluyoruz? Kitabın okurları genelde uçlarda. Ya çok sevmişler ya da nefret etmişler. Ben yine arabulucu okur profili çiziyorum.


Alıntılar:
Kimseyle oyalanmak istemiyordum. Boş gevezeliklere harcayacak zamanım yoktu. Yüzebildiğim kadar yüzünce bir dakika bile vakit kaybetmeden eve dönüp kitap okumak istiyordum.
Eğer bu şekilde ölüp gidersem, benim yaşamımın anlamı ne olacak, diye düşündüm.Oysa ben, dedim içimden, hem gece, hem gündüz çalışabilirim. Ne de olsa benim uyumaya ihtiyacım yok. 
Gece boyunca zifiri karanlığın içinde gözlerim açık öylece duruyordum. Neredeyse hiçbir şey düşünemiyordum. Saatin zamanı dilimleyen sesini dinliyor, gecenin karanlığının önce yavaş yavaş derinleşmesini, sonra yeniden seyrelmesini izliyordum.
Hiç kimse bendeki değişikliğin farkında değildi. Benim hiç uyuyamadığımın, durmaksızın kitap okuduğumun, aklımın gerçeklikten yüzlerce yıl, on binlerce kilometre uzakta bir yerde olduğunun hiç kimse farkına varmadı.
Oysa ben, dedim içimden, hem gece, hem gündüz çalışabilirim. Ne de olsa benim uyumaya ihtiyacım yok.

2 Mayıs 2017 Salı

Kum ve Köpük - Halil Cibran | Kitap Yorumu

Kum ve Köpük Halil Cibran'dan okuduğum üçüncü kitap. Aforizmalar içeriyor. Yani belli konular hakkında kısa ve özlü sözler içeriyor diyebilirim. İçlerinde çok anlamlı bulduklarım da vardı, sıradan bulduklarım da. Ben Kum ve Köpük'ü okuduğum diğer Halil Cibran kitapları ile karşılaştıracağım, ki okurken de bunu kafamda gerçekleştirdim.


Ermiş'e benzer yönü öğüt verici cümleleri idi. Meczup ve Ermiş'te çoğunlukla hikayeler vardı. Kum ve Köpük'se tamamen aforizmalardan oluşuyor. 

Yavaş yavaş Halil Cibran'ın tarzını anlamaya başladım. Onun metafizik tarzı yorumlarının doğayı yüceltmek üzere yapılan yorumlar olduğunu düşünüyorum. Kum ve Köpük okudukları üzerine düşünmeyi sevenlerin hoşlanacağı bir kitap.

Alıntılar:

''Beni aldattıklarını bilmediğimi düşünmelerine gülmek için çoğu kez insanların beni kandırıp oyuna getirmelerini arzu ediyor olmam tuhaf, değil mi?''

''Ağaçlar, toprağın göğe yazdığı şiirlerdir. Bizse onları kesiyor, hiçliğimizi ve ahmaklığımızı kaydetmek için kağıt yapıyoruz.''

''Ben hakikati bilmiyorum. Ama cehaletimin önünde tevazuyla eğiliyorum. Övüncüm de bundadır, kazancım da.''

''Unutkanlık bir tür özgürlüktür.''

1 Mayıs 2017 Pazartesi

Nisan (2017) 'ın Ardından

Herkese kocaman merhaba. Bir ayı daha geride bıraktık. Zaman çok çabuk geçiyor muhabbetini yapmak istemezdim ama gerçekten öyle. Bildiğiniz gibi bu ay okuduğum kitaplardan bahsedeceğim.


Ama ondan önce bu ay benim için nasıldı, ondan bahsedeceğim. Nisan'da yds vardı. Normalde aldığım puandan daha düşük aldım. Aslında çizgi roman, ingilizce kitap okuma gibi çabalar göstermiştim. Ama sınavda bir sorun yaşadım. Biraz benden, biraz sınav görevlisinden kaynaklı. Sürekli etrafta yürüdüğü için odaklanamadım. Onun yürümesine kafayı taktım sanırım. Demek ki böyle olacağı varmış. Neyse bu ay da böyle geçti işte. Gelelim okuduğum kitaplara. Bu sefer liste şeklinde paylaşacağım. Bir çoğunun blogda yazısı vardır zaten. Küçük bir arama ile bulabilirsiniz.

Kitaplar:
Van Gogh - Betül Kadıoğlu
Olağanüstü Bir Gece - Stefan Zweig
Robinson Crusoe - Daniel Defoe
Sivrisinek Şehirde - Erlom Akhvlediani
Ermiş - Halil Cibran
Paper Girls #13
Uyku - Haruki Murakami
Atuan Mezarları (Yerdeniz, #2)
Gurur ve Önyargı
Meczup - Halil Cibran
Cimri - Moliere
George Dandin - Moliere
Başkasının Karısı - Dostoyevski
Grapon Kağıtları - Didem Madak
Ah'lar Ağacı - Didem Madak
Oda Müziği - James Joyce
Kum ve Köpük - Halil Cibran
Boris Godunov - Puşkin
Yanlışlıklar Komedyası - Shakespeare

Filmler:
Sonsuzluk Teorisi: Bu filmi ne yapın  ne edin izleyin. İmkansızlıklara rağmen çabalayan bir matematikçinin öyküsü. Uzun uzun anlatmak isterdim, başka bir yazı hazırlayabilirim.
Gün Batmadan: Pek sevmedim. İlk filme göre vasat buldum.
Kolonya Cumhuriyeti: Bu filme annemin gönlünü yapmak için gitmiştim. Ama gittiğime bin pişman oldum. Ülkenin komedi anlayışı ne zaman küfürden bir tık öteye taşınacak merakla bekliyorum.
Kocan Kadar Konuş Diriliş: İşte bu da anlamsızca izlediğim bir filmdi. Bana hiç bir şey katmadı, hiç bir şey de almadı. Çünkü bir yandan başka bir işle meşguldüm.